Ruh Eşi Arama Takıntısının Sebebi Nedir? (2/2)

Yok Oluşa Karşı Üreme İçgüdüsü

Bir canlının tırnaklarının kiriyle beslenen bir varlık dahi olsanız var olmak istersiniz. Bu tür bir canlı bile yaşamak ister. Var olmak ister. Bu durumda bile ölüm ona çok korkunç gelir. İşin içine ölüm karıştığında can her zaman tatlıdır. İnsan varlığının farkına varmış bilinçli bir tür olarak var olmaya çok daha istekli. Ama her canlı gibi onun da sonu ölüm. Peki o zaman biz ne yapmalıyız ki?

Şimdilik bundan kaçışı yok. Üstüne üstlük hayata karşı iz bırakmak istiyor. Kalıcı olmak istiyor. Bunu yapmanın iki yolu var. Ya üretecek ya da üreyecek. Üreten insan kısmen de olsa kalıcı olabiliyor. Michelangelo, Leonardo da Vinci, Vincent van Gogh ve daha niceleri gibi. Peki ya sıradan insana ne olacak? O nasıl devamlılığını sağlayabilir?

Tüm sorunların kaynağı ölümlü bir bedene hapsolmuş olmamız.

Sıradan insan ne yapabilir ki kalıcı olsun. Bilim mi? Sanat mı? Felsefe mi? Ölümsüzlük mü? Hayır! İmkanlarının el verdiği sayıda, kendi kopyalarını üretmek istiyor. Bol bol üreyecek ve genlerini doğaya saçarak varlığını sürdürecek. Maalesef ölümsüzlük gelene kadar bu böyle devam edecek. Ne zaman bu çelimsiz ve ihtiyaçları bitmeyen hassas primat bedeninden kurtuluruz, o zaman üreme ihtiyacımız da ortadan kalkar. Çiftleşme iç güdüsü bu arayışa girmemizin ana nedeni.

Ruh Eşi Arayan Mağara Adamı

İnsan bildiğiniz üzere kendini geliştiren bir yaratık. Tamam hepsi değil, küçük bir azınlığı öyle. Diğerleri de onların bilgilerinden otlanarak kendini medeniyetin bekçisi sanıyor. Yüz yıl kadar kısa zaman önceki ilkelliklerini tamamen unutmuş durumdalar. Çok eşlilik, tecavüz ile üreme ve ensest ilişkiler bir zamanlar normken, şimdi kanunen yasaklandılar. Ama günümüz insanı sanki bunlar hiç olmamış gibi davranıyor. Günümüze bakarsak çoğu şeyi gereksiz kutsallaştıran aşırı duygusal insanlar görürsünüz. Daha yüz yıl öncesine kadar “kadın insan mıdır” diye tartışılmamış sanki. Sanırsın direk anlayışlı, duygusal ve bilinçli insanlardık. Onlara göre öyle. Sanat ve felsefeyle beraber insanlar soyut anlamlara çok yüklendiler. İnsan aşırı yüceleştirildi, halbuki hayvan. İnsanın aşırı yüceleştirilmesinden, her şeyin kutsallaştırılmasından üreme olgusu da nasibini almış. Hatta bazılarına göre sanat sırf kadın bulmak için yapılmış. Bunu duyana kadar ben de sanatla ilgilenirdim.

Sanatın içine Sinen Ruh Eşi Teması

Bir adam düşünün, dölleyemediği bir kadın uğruna dağları delmiş. Destanlar yazmış. Bunların filmleri çekilmiş. Öbürü çiftleşebilme uğruna krala karşı gelmiş, zindanlara düşmüş. Bunun gibi zibilyon tane çiftleşememe hikayesi var. Müzikte de bu durum aynı. Son derece ağlak, duygusal ve abartı bir durumda. Özellikle ülkemizde döl aktarımını istediği dişiye gerçekleşemediği için sıkıntıya düşen bir adamların feryadına radyomuzu açar açmaz maruz kalıyoruz.

Sizce tüm bunlara küçüklüğünden beri maruz kalan bir erkek ne kadar sağlıklı bir zihne sahip olabilir? Sosyal medyayı açtığında aşkı abartı şekilde öven sayfalar görüyor. “Gerçek aşk bir gün sizi bulacak, elbet bir gün o gelecek” gibi saçma ve dayanağı olmayan umut vaatleriyle büyüdü erkek. Dolmuşa bindiğinde ensesinden doğru arabesk dinletildi. Televizyonu açtı ağlaya ağlaya reçel kavanozuna bakan adam gördü erkekler. Çocuklar zaten kitaplardan nefret ettirilerek büyütüldü. Zihinleri en temiz ve öğrenmeye en açık oldukları zaman, bu tür filmler, diziler ve şarkılara maruz kaldılar. Sonra kafalarında uydurdukları özel kadın profilini arayışa koyuldular.

Sonuç; bir gün gerçek aşkına rastlayacağı umuduyla bekleyip duruyor genç. Bekle ki gelsin. Bence bir on yıl daha beklesen gelir kanka. Hayırlısı be gülüm. Bekle sen.

İçini ısıtacak çok güzel aşk filmi buldum. Onu izle. Umudunu yitirme. Aynı o filmdeki gibi birine rastlayacaksın. O senaryonun aynısı olacak hatta. O kır düğününü yapacaksın. Bağcılarda oturuyorum diye neden İzlandalı bir kızla tanışamayasın ki.

Bu sorun, Türk Erkeğinin Hataları listesinin birinci maddesiydi. Listenin tamamına oradan göz atabilirsiniz.